Çok yazık….

DİKKAT: Bu yazı 2012 yılında yazılmış ve ilgili görsel silinmiştir.

İsim benzerliği, olmayan birini var edemez zaten. 🙂

Ahhh ah.. AHHHH!

26 yıl önce bir baş belası olmaya adaymışım aslında…….

1 yaşımda bile değilken… Kim derdi ki bu yaşa gelip bu günleri göreceğimi… Yok yani, sanki deseler bir halt anlayacağım var ya, benimki de laf yani… Keşke 1 yaşımdaki gibi kalsaydım diyorum bazen.

Sonra büyüdüm… Sineklerin kanatlarını koparmaktan başladım işe. Çok keyif alarak yapardım…Yaramazlık yapmayı da o dönemlerde sevmeye başlamıştım belki de. Birçok net film şeridi var gözümün önünde ancak, parça parça… Sonra çekirgeler…. Sizler içinde çok üzgünüm… Arka uzun bacaklarını çakmakla yakardım… Daha ufacıktım. En iyi ihtimalle arka uzun bacaklarını kopartıp artık zıplayamayacağını izleyerek keyif alırdım. Belkide arka bahçede çocuk aklımla bulduğum jiletin elimi kesmesi veya, arı yuvasına gidip binlerce arıya kafa tutmam bana yaptıklarımın o günlerdeki ufak çaplı cezalardı. Hiçbir fikrim yok..

Derken biraz daha büyümüşüm…. Çocuk  aklımla aşık olmayı da bilirmişim.. Kime mi? Yonca Evcimik… Ulan bakar mı sana koskoca Yoncimik? Eee işte, çocuk aklı dedim ya.. Çocuk dediğin biraz gerizekalı olur. Ben biraz daha fazlasıymışım… Sonra daha keyifli şeyler bulurdum. Sineklerin kanatlarını koparmak yerine küçükken korkmadığım örümceklerin ağına fırlatmak mesela… O iğrenç ÖRÜMBÖCEKleri yakalayıp çevire çevire ağının arasına almasını izlerdim… Tesadüf değil mi arkadaş..? Evin önünde tadilat dönemi mi işte ne zıkkımsa….. Sen git, bisikletle ( 4 tekerli henüz ) o pis suya kafa üstü….. Hay…..! 😀 Aslında o gün bugündür pisliğin tekiyim… Çocukluğma indiğimiz zaman nasılda ortaya çıkıyor bakın.. Gerçi suç birazda bir boy büyüğümdeydi… Beni kazayla düşüren oydu……! 😀

Zaman durmuyor ki yerinde? Büyüdükçe küçük şeylerden mutlu olmamaya başladık. Yengeçleri yakalayıp kıskaçlarını kopartır olduk… Neymiş? Kolye yaparız… Ne gerizekalıymışız abi.. Nedir kolye yaparız? Yeryüzünde kolye kıtlığı var da, dünyayı kurtaracağız…. Bırak ya, yengeç acı çeksin maksat! Yaa o kurbağalara ne demeli? Böyle koşarken pıt pıt zıplayıp suya atlayanlar… Hadi onlar kaçıyorlardı da, evin arka bahçesinde koca taşları kaldırınca altından çıkanlar? Onlar kaçamadı, ne oldu? Üzerine attığımız koca taşlardan sonra ağaçlara gübre görevi görmüştür sanırım… 😀 Yani, taşı ilk atışımızda yüzlerimize gelen iğrenç sıvı neydi hala bilmiyoruz..

Sonra şehir değiştik, değiştik te huy değişebildik mi? Hayır. Her zaman içinde ceset olduğuna inandığımız terk edilmiş evin bahçesinde ağaçlara bile tırmanan dev gibi iğrenç salyangozları bulduk… Böyle çıtır çıtır ses geliyorya ezerken kabuklarını… Hem ıyk, hem oyoyoyoyoyoy… 🙁 Gerçi konu dışı ama, terk edilmiş evde gördüğümüz ya da hayal ettiğimiz için pencereden sallanan eli ve tüm çocuklar aynı anda o eli görüp koşuşumuzu unutmuyorum… Garip günler, ama acı çektirmeye eğilimli bir genç olarak sinsi sinsi büyümeye başlayışım bu günlerin belirtilerini bağıra bağıra gösteriyormuş çığlık atıyormuş aslında.

Sonra denize gittik…. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama, biraz daha büyüdüm… O dönemler henüz boğulmuşluk yaşamamış bir çocuğum.. Karadenizde, denizanası yakalıyoruz… Niyeee abi? Niye olacak, onu kayalıkların üzerine yatıracaksın. Hele biraz büyükse varya böyle süzüle süzüle kayıyorya hani “kayadan aşağı çık yukarı taşı ye başa olayı” gibi. 😀 Kucaklayıp kayanın üzerine koyup başka bir taşla patlatmaktı eğlencemiz… Hiç güzel değil bu anılar ama……. Geçmiş bizim için var. Önemli olanda bu geçmişten ders almak değil mi? Unutup gitmeyle olmuyor..

Sonra ne oldu biliyor musun? Hala bilmiyorsun ama yazayım üşenmeden… “Biraz daha büyüdüm.” Daha geniş çaplı işkenceler geliştirmem gerekiyordu. Bu iş için en uygun yaratık neydi acaba? Kediler…. Evet evet, pislik ve nankör kediler olmalıydı…. Nefret ederdim, hele of off o çöp poşetinin içine girmişse varya…. Eskiden çöpler için bina duvarlarında içeriye doğru bir girinti olurdu. Yoldan geçenleri kedi amca göremediği için ne yapardı? Güzel güzel girerdi o poşetlerin içine… Kuyruğu dikerdi gökyüzüne, ohhh 2 porsiyon iskender götürüyor sanki itoğlu it…. Böyle kendinden geçmiş bir haldeyken o duvardan atlayış, sinsice arkasına yaklaşıp gerildiğin an anlayıp poşetten çıkmaya çalışması… 😀 Ve o an! Bastınmı tekmeyi sokardın poşetin içine!!! 10 saniyen vardı gülmek ve tekmelemeye devam etmek arasında karar vermek için. Maksimum 10 saniye… Hele bu kedi mal ya hani, poşetten bir şekilde çıkar; 5 metre ötede durur, arkasına bakar. Yalanır böyle, sanki az önce poşetin içinde tekmeyi yiyen amcasının kızı “kedikızıkedi”  değil ne olacak. (Not: İtoğluit ise, kedikızıkedi‘dir. itiraz etme)

Sonra caddeler uzak kaldı bize. Daha yakınlarda birşey olmalıydı, vardı biliyorduk!! Evet,

 O papağan… Senden özel olarak özür dilerim sevgili papağan.. Papoş hatta. 😀 Adı öyledi sanırım… Karşılıklı kale yapıp evin içinde, papağanı fırlatarak el futbolu gibi birşey oynardık. 😀 Öbürü golü yerse eğer, papağandan pili bitmiş zil sesi çıkardı. Gol olması her şartta kötü bir sonuçtu bu yüzden… Gol yememeye özen gösterirdik. İlk penaltı atışlarımız bir papağanlaydı belki de.. Ya benim kuş? Sarışın bombam… Gerçi hayatımın en kötü günlerinde yanımda olan benimsediğim kuştu kendisi… İlk aldığım gün parmaklarımı parçalardı kafesine koyana kadar ya sonra? Hayatımda hiç denk gelmediğim şekilde kafesine avcumu açtığım zaman zıplar içine öyle bir yayılırdı ki… Kuşbeyinli bile bana güvenmişti… Yani kuş kadar beyniyle… 😀 Hatta, kuş kadar beyin olurmu? Kuş dediğin zaten kocaman, fındık kadar beyni ya var ya… Yok abi. Demek ki bazen güvenmekte gerekir. Gerçi sonra; olması gerekenden çok ama çok yaşadı. Bu yüzden göçmen bir aileye hediye oldu. Benim yanımda ölse çok daha kötü olurdu, uzun zaman sonra hala yaşıyordu ama, ilginç.

Sonra ne oldu? Biraz daha büyüdük… Geceleri yatağın köşesinde defterden kopardığımız defter sayfasının arkasına söylemek istediklerimizi yüzümüz kızararak yazardık. Yazardık da işte, vermemiz gereken kişiye vermek bile cesaret isterdi. Sen onca şeyi yazacaksın da, sanki uzattığın an herşeyi okumuş gibi utancından uzatamayacaksın birde… Derken yıllar geçti de geçti… Sanırım gerçekten aşık olmuştum. Hemde kendimden yaşça büyük ki ne büyük bir hatuna… O kadar net biriydi ki, aşık olma da geber yani. O derece.. İlk şarkımı ona yazmıştım. Ne mi oldu? Nefret etmeyi o zaman öğrenmiştim. Hiç sevmediğim hatta iğrendiğim kişi de aynı kişiye aşık… Ohhh ne ala memleket. Onu geçtim, serviste eve giderken gelip bana açılmaz mı? Yani açılıp çakar ya yumruğunu! Öyle olsa iyi, bildiğin açıldı. Ben Ay….’den hoşlanıyorum Alper. (Alper o dönemler başlar bunalım moduna. Aşık çocuk Alper, çokta sevilir yani) Gıcık olma sebebim zaten bu yahu, bizim hatunla şakalaşıyor, konuşuyor. Hatta hiç unutmam çok utanmıştım… Sürücü kursuna gidecekti akşam saatinde yazılmak için. İzinli günümde gitmiştim bilerek.

Beraber gider miyiz Alper? Dedi. Bak bak bakkkk…

Ohhhh beeeeeeee diyemedim ama;

Bende bunu bekliyordum zaten, ondan buradaydım diye hiç diyemedim…. 😀

Tabi, buradayım zaten beraber gideriz dedim. Yakın birde, yürüyerek 20 dakika falan… Yolda belki cici şeyler söyler bana değil mi? Değil…. Ne oldu? Gıcık kaptığımız vatandaşta gelmiş, itoğlugıcık ne olacak! 😀 O da aynı sebepten burada… Ben sinirden arkada alçı plakadan duvarları yumruklamaktan ellerim morarmış, duvarlarda delik deşik olmuştu… Gerçi, restoran müdürümüzün beni kovalayıp yakalayamayınca fırlattığı süpürgeden çok kıvrak bir hamle ile kurtuluşuma ayrı bir yazı yazmam gerekir. 😀 Çok severdi beni, fena halde hemde… Neyse, beni sevmeyen yoktu, henüz sakallarım temiz yüzümü kirletmemişti zaten. ( =Akşam oldu, dinlenme odasındayız. Çıkalım mı? Olur…..

Bana değil ulan, it adama diyor bak sen! Eeee ben sizi bekledim Ay… hanım? Beraber gitmiyor muyuz? (benim rakipte aynı yaşta. 7 yaş büyük benden) XXXXX geliyor, teşekkür ederim beklediğin için dedi. Rica ederim, beraber gidebiliriz dedim beraber çıktık mı yola? 😀 Hay anasını arkadaş. Ne gündü be. Güldüğüme bakmayın, çok tatsız şeyler oldu.

Alt kattayız AVM’de çay içelim mi der güzel kız…. O dönemlerde benim hayatımda dönüm noktası olmuş dönemlerdir. Bir gitarı alamayışımdan sonra bunun takıntı oluşu, ve sonrası.. Gitar amfisi aldığım için hergün (gece de dahil) yaklaşık 2 saatim yürümekle geçiyordu. O zamanlar part time maaşım 170 lira falan. Anca yani, 200 lirayı görmüşlüğüm yoktu. 😀 Gidip 350 liraya gitar amfimi almıştım. Borcuma köpek gibi sadık olduğum için de, maaşımı aldığım gibi aracı olan kuzenime veriyordum. Kendi kartından çektirmiş ve cihaz alınmıştı ama 2 ayda borcumu ödeyecektim. Amma merak ettiniz haaa! Cebimde param yoktu işte anlayın! 😀 Aldığım parayı bile direk veriyordum, yol parasını ayırmak mı? Yoktu öyle bir lüksüm. Hayatım boyunca söylediğim “Birşeylere sahip olmak istiyorsan birşeylerden vazgeçmek zorundasın“… Arkadaşlarım ( bu dönem çok aktifiz, 45 kişiye yakın iş ortamı süperdi) toplanıp sinemaya gider, kızılayda kafede otururdu, benim ise hep işim çıkardı. Gidip AVM parkında oturup eve yürürdüm. Hep kötü çocuk olmaya buralarda başlamışım belki de. Çağırırlar, gitmeyince iyi “siktir git” derlerdi kızıp, alışmıştım zaten.. : ) Sanki biz bilmiyoruz kafelerde yayılmayı, yeni çıkan filmi sinemada ilk izlemeyi. Ama ama işte. Neyse, oturduk mu çay içmeye? Pahalıda yerdi zaten. Ben içmeyeceğim, yeni içmiştim yukarda diye geçiştirdim tabi. Onlar içti, ısrar ettiler ama yok teşekkürler dedim. Hatta hesap geldiği zaman elimi cebime bile uzattım. Boş biliyorum, ama nezaket başka şeydi. Tabi diğer arkadaş bırakır mı? Ödedi direk. Sonra çıktık tamam kurtardık paçayı derken ne olsa beğeniriz? Yürümek yerine o şerefsiz dolmuş şoförüne el sallamasınlar mı? Kaçsan kaçılmaz, binsen binilmez… Bindik mecbur….

Hayatımda bu kadar ezildiğimi hatırlamıyordum o an’a kadar. Biri; belki de ilk defa gerçekten aşık olduğumu düşündüğüm kız, diğeri ise düşüncelerimle tekmeleye tokatlaya başedip bir şekilde durumu eşitlediğim, en nefret ettiğim insan… Yalandan cüzdanıma bakıp, döndüm… Yaa, karttan çekmeyi unutmuşum. Döndüğümüzde çekeyim, siz verebilir  misiniz? Dedim. Dedim ama artık yerin dibindeydim. Kartında vardır ve çekmeyi unutmuşsundur ne kadar muhtemel birşey. Ama insan yalan söyleyince karşısındakinin gözlerinden kaçırıyor gözlerini. Birazda kızarıp sesin titredimi tamamdır o iş. Yerin dibindesin. Gülümseyip tam biz konuşuren malum arkadaş verir. Hayatımda ilk kez o an kaybetmişimdir belki de, ya da mağlubiyetin böyle gelmesine ilk defa şahit olmuştum, ondandır sanırım. O akşam bitermi daha? Bitmedi zaten. 10 – 15 dk bir görüşme sonrası şansım varmış ki evler farklı yönlerde. Biri metroya giderken biri otobüslere… Bende otobüs kartım var, şuradan binerim deyip iyi akşamlar deyip uzaklaştım… Ama nereye? Kart mart yok, aksi gibi yolum yarım saat daha uzadı. 2 saatten uzun süren o yolda kızgındım, neye veya kime bilmiyorum. Yürürken yoldaki taşları tekmelerdim. Belki de zenginlerden uzak durmamın sebebi, ya da öyle olması gerektiğini düşünme sebeplerimden birisi de budur. Ve birçok neden. Bunu kimse anlayamaz, o anı bizzat ben yaşadım, birtek ben anlayabilirim.

Sonra o gıcık olduğum insana mağlubiyetim…. Daha bir samimi olmaya başladık. Hatta beni hiç affetmeyeceğini söylemesi de unutulmaz. Çünkü benimle konuştuktan çok sonra benim aşık olduğumu ya da öyle olduğunu sandığım şeyi öğrenmişti. Madem böyle birşey hissediyordun bana neden olur dedin, neden git konuş dedin diye hesap sormaları. Şerefsizim ki; bilseydim gidip tek kelime etmezdim demesi.

Ya sonra ne oldu? İlk şarkımı ona yazmıştım, bir eğlence de gözlerimi kaçırsam da bana baktığını bilerek ona söylemiştim. Şarkının adı da ne olsa beğenirsiniz? “Yasak Aşk” Benim için zor ama bir o kadar da güzel günlerdi. Sonra kopuk bir aile, içkici bir baba. Görücü meselesi. Babasının sorumsuzluğundan dolayı bu kadar aklı başında, bu kadar netti belki de. Yüzlerce olay sonrası sevgili olmuşlardı. XXXXX’ye söz verdim ve ondan sonra gözlerim gözlerine değmedi birdaha. Numarasını telefonumdan sildim. Ama onlar da ayrıldı, ayrılmak zorunda kaldı. İstanbul’da bir kuaför ile evlenip, İstanbul’a gelin gitti. Ayrıldıkları zaman can yoldaşım Yasin ile beraber çok uğraştık ama yanaşmadı. Böyle bitemez, kaçıralım bu kadar mı zor? Dedik… Kendi ayrıldı, ailesine söyleyemezmiş. Beni istemeyen kızı nasıl kaçırabilirim, ne için? Dedi… Sustuk…. Düğün oldu, 1 ay sürdü sürmedi, başka bir kızla otururken denk geldik. :S Kim? Deyince yengen cevabını aldım… Yeni biri bulunmuştu bile. Çok şaşırmıştım, nasıl atlatılabilirdi ki bu? Nasıl olabilirdi ki? Şaşkınlığımı aptallığa vurup hmmmmmmmmmmmmm‘lamaya da belki o zaman başlamıştım. Sonra benim gibi birisi gelmişti. 2 kız başlıyordu işe o dönem, Heicır ve El… Benim gibiydi, ilk zamanlar sessizdi, boş boş bakardı. Anlamazdı bazen, aptallığı üzerinde olurdu. Hayat hikayesi de bana benziyordu. Önce güvenmeyi öğrendik, sonra kaybetme korkusunu.. Sonra riske girmeyi öğrendik. Sonra kazanmayı, kaybetmenin imkansızlığını… Problemli bir baba, problemli bir Alper’i getirdi peşinden… Öyle veya böyle, ayırdılar. Ayrıldık demedik, elveda demedik. Ellerinden tutup kendime bir çeksem, birdaha kimse alamazdı elimden.

Aylarca bekledim, kazandım, aylarca bekledim ve kaybettim.

Son birkaç ay hiçbirşeyi yoktu, hatta bilmiyordum İstanbul’a gönderilmişti. Görüşme ihtimalimizin olmadığını bile bile gece çalışmaya başladım. Sabahlayıp kışın o karlarında soğuk beton duvara oturur beklerdim. İçeri alınmazdık biz, evden biri gelip seni almazsa girmek yok öyle! Günlerce bekledikten sonra Miray ablamız sağolsun… Evini arayıp annesine sormuştu sanırım işyerinden. O zaman öğrendim İstanbul’daydı artık. Fal’a baktırmaya başlamıştım, kafayı yemiştim. Ölmüştüm bitmiştim, yoktum artık. Yalan da olsa, iyi bir kelime duymak için hayatımı verecektim. Olmadı, olmadı, olmadı… Onca şeyden sonra artık yeni biri mi? Asla…. Evde duramazdım o dönem. 3 yıldan uzun odamda uyumadım. Çünkü o odada onun hatırası vardı. Tertemizdik hala, göğsüme başını koyup uyuduğunda bile aklım “derin nefes almayayım, rahatsız olmasın”lara çalışıyordu… Ne kadar aptalca değil mi? Bencede öyle, ama o kadardık. Öyle böyle, kendimi asla affetmeyeceğim birçok şey daha oldu bu konuda. Yol yakınken döndüm hatamdan ama, kendimi affedemiyorum. Şimdi o da evli, mutluluk onlarla olsun ne diyelim…

Sonraları kendimi oyalamak için evde kaldığım zamanlarda müzik sitelerinde insanlara yardım etmeye başlamıştım. Gitaristan…. Bir dönüm noktası da bu siteydi. Birçok olay da buradan sonra oldu.. İzmirden bir yalancı ile tanışacağımı kim bilebilirdi ki? Tertemiz Alper’in kirlenme vakti gelmişti belki de çoktan. Yıllarca odamda bile uyuyamazken yeni biri olabilir miydi? Birkaç deneme ama, her seferinde yakaladığım yalanlar…. Hislerime güvenip üzerine gittiğim zaman mecbur kalıp itirafları… Güzel güzel hakaretler etmiştim. Sonra çok çok sevdiğim birisi numaramı istemişti falan filan… Bu iki olay üzerine izmirli yalancı düzenbaz, hemen sonrasında yeni birisi… Uzun bir zaman korkarak geçmişti. Hazır değildim artık hiçbirşeye. Tüm bunlar olduktan sonra içki masasında teslim olmuştum. İyi ki de olmuşum. İki utangaç, iki aptaldık…. Ben söyler kızarırdım, o söyler o kızarırmış.. Uzunca mesajlar, kilitlenen gitmeyen mesajlar… Uzunca mesajdan sonra utanıp telf. kapatmalar. Detayları çok merak ediyorsanız “Geçmişten kalan birkaç parça / 7 Eylül” isimli yazımı okuyabilirsiniz…

Sonra o da gitti tabi. Beni normal insan çekebilir mi? Hayır. İyi kötü çok günümüz geçmiştir. Yediğim tokadı unutmadım hala… 🙂

Tüm bunlardan sonra normal kalmamı kim bekleyebilir ki? Kimseye güvenmeyip, kimse ile artık birşey yaşayacağımı düşünemezdim. Birçok insan oldu, ama olmadı. Belki de kötü ama bunca şeyden sonra bir ilişki başlamadan 15 dakikalık konuşma ile dahi, sonucunu görebilir olmaya başladım artık. Denedim olmadı, kaçtım olmadı, sustum olmadı, konuştum olmadı ıvır zıvır işte. Ama ne oldu ne olduuu? Yaş 26 oldu. Askerlik yaklaştı, belki bu son yazım olacak biçimde hemde. Hala kız arkadaşım olsa kötü gözle bakılır olmuş..  Yahu evde kaldım arkadaş, daha ne yapayım? Birileri olmalı artık birileri ile denemeliyiz, sevgilim olmalı. Tanışmalıyız, biryerde beni bekleyen kişiyi artık bulmalıyım. Benim de hatalarım oldu ama, binlerce şeyden sonra artık sıradan olabilir miydim? Hiç sanmıyorum. Güvenmek istediklerim sırtını dönmüşse, daha kim neye güvenebilir? Hayatının merkezine koyduğun insan seni dart gözüyle görmeye başlıyorsa, 12’den vuruyorsa ölmüşsün, bitmişsin… Birileri aşık olduğunu söyler, ister… Olmayacağını bildiğim halde zorla başlayalım derler… Sonuçta belli, ama yok Alper’in kötü olması gerekiyor, yoksa olmaz valllllaa bırahhhmamm abbeee.. 😀

Kimsenin  bana kızmaya hakkı yok. Takıntılı olduğum birkaç konu vardır. Dekolte aman diyim, benimle inatlaşması ve yalan söylemesi. Bunlardan biri varsa olmaz ki? Millete ne senin dekoltenden? Milletin gözleri neden bayram etmeli ki? Ben birşey diyorsam tahmin bile edemeyeceğin ama doğru olan birşeyler vardır mesela. Ben arkamı döndüğüm zaman, acaba? diyorsam… O da olmaz. Dimdik durup şu şu şu! diyecek. Şöyle oldu, bunu yaptım. Bu oldu diyecek. Yok, sen kızarsın diye şeyetmedim derler…. Bir kaşığın içine işeyip, onun içinde boğmalıyım. 😀 Biliyorum iğrenç ama, benim çişim sonuçta.. Ne kadar iğrenç olabilir ki? 😀 Ama boğulmak kötü olacak tabi.. Ama bu üçünün olmamasını istedim. Kim geldi de, bunları yapmadığı halde görüşmeyi kestim? Kim geldi de, sen tipsizsin deyip, senle olmaz 1000.dereden su geldi gelecek dedim? Hiç. Benim inadıma hele gidip başka bir erkek ile alakalı birşey yapılmışsa offf  offf offff… Hattı da, telefonu da parçalarım… Parçaladım, artık parçalamam. 😀 Çünkü olan hep bana oldu. Sorasım geliyor, madem bu kadar kötü bir insanım, bu kadar iğrenç, bu kadar çekilmez bu kadar adi karaktersiz şerefsiz adi it! 😀 ohh beéee 😀 İyi sövdüm kendime haaa… Yani, madem öyleyim de, neden hala sevenim var… Neden birgün gelip yine soranım var? Hatalarım olmuş olabilir, haklı sebeplerim de olabilir bunun yanında.. Ama çocukluğumuza indiğimizde görüyoruz ki, herşey sineklerle başlamış. Benim hiç suçum yok. 😀 Sinek küçüktür ama, Alper’i şeyeder… 😀 Kötü eder!…

Yaa işte, saçmalık üstüne saçmalık. Kafam karışıkken yazamıyorum, yazamadığım gibi saçmalamayı bile beceremiyorum… Ve cidden üzülüyorum. Diğerleri gibi olmadığım için mi bu kadar kötüyüm? Ne yaptım bu kadar kötü anılmak için, sağdan soldan gelip bana saydırmaları için… Hadi canım, hiç mi çekilir yanım yok diyeceğim? Vardır elbet, sormama ne gerek var deyip susuyorum. 😛 Olay bundan ibaret. Yazmayın, çizmeyin. 2 yılda bir gelip sövmeyin… Sevmeyin de, ama emin olun sandığınız kadar da kötü birisi değilim. Kötülük yaparak, öcümü aldım nihaahahaahaha kahkahalarından sonra gardını almayı iyi bilmen gerekir. Her gülüşün ardından yeni bir darbe gelir, sağ kroşe sol kroşe, ortada su şişesi hesabı bu da. 😀 Gelir yani… Ama sakin sakin bekleyince, insanlara yargılama zamanı verince, hele bir de hatalarından ders çıkarabildiğin de…. Güzel bir nakarat bulmuş olursun, birde şuraya müzik uydurd.. 😀 Neyse, bu da konu dışı.

Yahu yazmışım da yazmışım, sıkıntıdan patlamamışsınızdır umarım. Derhal sonlandırıyorum….

Özetle; Büyüdükçe dünya değil, biz kirlenmişiz, insanlar kirlenmiş. Temizlenmekte yine bizim elimizde…

Ama bana da kızmayın, kalabildiğim kadar temiz kaldım, buradayım. Sakinim, bekliyorum. 26 yaşındayım, bekarım, yahuşuhluyu.. 😀 Neyse, biliyorsunuz zaten…

Bu yazımın da sonuna geldim. Mümkün olduğunca iyi niyet ve kelebelik sürüsü biriktiriyorum içimde böyle renk renk.. 😛

  • Sizler de çizgi çekmeyi;
  • Nokta koymayı;
  • Ve yeniden başlamayı deneyin.

Hangimizin kaç günü kaldı ki? Yarın hesap soracak bir yüz, iki göz veya mail adresi bulamayabiliriz.

(bkz:teknolojik hesap sorma yöntemi.)

Kendinize cici bakın, bu sıra hasta olmayın. Sıkı giyinin, Alper’i sevin…

Hmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmm‘larıma da gıcık olmayın artık!!!
Hadi eyvallah….. ( =

Çok yazık….” için 2 yorum

Bir cevap yazın