Huzursuzluğun fiziki bir gerçekliğe dönüştüğü bu morgda, yalnızca birkaç saate sığacak olaylar yaşanacaktı. Fakat anlatılanlar, hayatın sadece karanlık yüzüne bakan bir bakış açısıyla yetinmeyecek; çoğu zaman görmezden gelinen başka pencerelerin de varlığını gözler önüne serecekti. Yerleşmiş yargıları sarsan, kalıplaşmış düşünceleri alaşağı eden ve okuru rahatsız ederek düşünmeye zorlayan sıra dışı bir yol izlenecekti…
Özel bir şirket tarafından işletilen ve ileri teknolojiyle donatılmış olan bu morg, akıllı ceset muhafazasına sahipti. Kapıdan girer girmez genzi yakan keskin kokusuyla bu soğuk oda; soldan sağa üç sıra, yukarıdan aşağıya ise üç katlı dolaplardan oluşmaktaydı. Paslanmaz çelik gövdeleriyle birer sürgülü çekmeceyi andıran bu dolaplar, tıpkı bir telefon tuş takımı gibi numaralandırılmıştı…
Gece boyunca ziyaretçi ölüler arasında geçen diyalogların ardından, her bir ceset teker teker ödüllendirilecekti. Belki altın kaplama bir tabut, belki de görkemli bir cenaze töreni! Ancak cesetlerin bu ödülü kazanabilmek için önce cehennem azabını çekmesi, olayların nihayete ermesi içinse bir süre beklemesi gerekiyordu. Sabırsız cesetlere verilebilecek tek iyi haber; ikindi namazına kadar tüm cevapları almış olacaklarıydı.
Bu kitap; gerçek hayattan alıntılar ve karakterlerin anlattıklarından derlenen bir takım yaşamsal ve kısmen de ölümsel olayları içermektedir.
Karanlığın arkasında durup aynaya bakmak hissini ilk kez tadacak olanların hikâyesi, işte tam da burada başlıyordu. Varlığını sessiz, işlevsiz ve şeffaf bir gölgeye indirgeyerek olacakları sadece uzaktan izleme vakti gelmişti artık.
Morg, insanoğlunun ölüm defterine yazılacakların ilk sayfası; her yaprağı yeni bir hikâyeye gebe olan olaylar silsilesinin geçici ruhani merkeziydi. Hayat, aslında yeterince uzundu; kimileri içinse koca bir asır bile kısacıktı. Fakat hepsinin eninde sonunda ulaştığı ve buluştuğu o mutlak kimsesizlik, bu soğuk dolapta başlıyordu. Burası zamanın durduğu, zamansızlık boyutunda “sonun” ve “başlangıcın” sıfır noktasında yer alan o ölüler oteliydi.
Teneşirde yıkanan cenazenin gölgesi de artık siyah değil, şeffaftı. Ceset yıkandıkça gölgesi kirinden, siyahından arınır; su kadar berrak bir hâl alırdı. Faniler için bu şeffaf gölgenin adı “ruh”tu.
Metalin acıtan, soğuk hükmünün tam ortasında boylu boyunca uzanan ceset; nihayet manevi sıcaklığı hissetmeye başlar ve arafta, güneşin ilk ışıkları bedenine yansırdı. Vücudundan içeri sızan huzurun eşliğinde, kapalı göz kapaklarının ardı bile kamaşır, yüzünde çiçekler açar ve son tebessümüyle ölümün yüzüne gülümserdi. Atmayan, donmuş yüreği derinlerde bir yerde son kez çırpınırdı. Gece karanlığı yerini yeni bir boyuta, güneşli bir güne bırakmak üzereyken; soğuktan tir tir titremiş olan ceset, ölüme doğabilmek için sabırsızlıkla toprağa kavuşmayı beklerdi.
Toprağına doyasıya sarılmadan hemen önce, orada uzanan cansız beden ile onu gizlice izleyen şeffaf ruhun tüm bu olaylar yaşanırken çok basit bir son görevi vardı:
Öylece beklemek…
Morg romanından alıntıdır. Sayfa 11
