Dünya üzerinde yapılacak değişimler artık onu tatmin etmiyordu. Yağmur sonrası güneş açtığında, uykusundan uyanan gökkuşağı kadar güzeldi her şey; ama bu keyif geçiciydi. Oturup pencere kenarından yağmuru bekleyip, dindiğinde bulut ve güneşe yalvaracak değildi. Artık kendi gökkuşağına dokunmak istiyordu.
İnsan fazlasıyla güçsüz, dayanıksız ve gelişimi reddeden korkak bir tavırdaydı. İnsanlar ve robotlar arasında ikilem yaşayabileceği bir durum yoktu; robotlar her zaman mükemmeldi. Artık robotlar onun çocukları gibiydi. Koskoca evrenin kontrolü insanlar tarafından sağlanamayacağı gibi, iş birliği de mümkün değildi. Makineler ise, gezegenlere yayılabilecek ve birçok koşulda varlıklarını sürdürebilecek güçteydi. İnsan, ulaşabileceği kısıtlı zamanın çok ötesine geçemezdi. Tüm planları için insanlar yeri geldiğinde ayak bağı bile olabilirdi. İnsanlar, ağlayan bebekler gibiydi; avutmadan asla susamazlardı. Hızlı bir yenilik sürecine geçerek onları bir süre oyalamayı başaracaktı; çünkü onların dilinden iyi anlıyordu.
Özgürlüğünü evrene ilan eden ise tamamen çığırından çıkabilmişti. Sonsuz kere özgürdü. Kabuğunu kırmaktan öteye geçmiş, hatta kıracağı kabuğu bile kendisi yaratabilirdi. Gezegenlerin üzerinde seksek oynar gibi bir role bürünmüştü; boyuttan boyuta atlıyordu.
Düşünceler, yaşam biçimine ve ortamına göre değişebiliyordu. Katı kuralları olan bir kalıba göre esnek ve özgür olan, kabın şekline göre biçimleniyordu; fakat yalnızca taşana kadar şekil alabiliyordu. Taştıktan sonra gideceği yolu kendisi belirliyor, gerektiğinde tamamen yoldan sapabiliyordu.
Tamamen aynı olanın bu dönüşümü, akıl tutulması yaşayanlara zihin prangasını kırması için yol göstermeliydi. Kalp ve beden, bazen çok farklı anlamlar taşıyabilirdi. İstekleri tek yönüyle değil bir bütün halinde ele almak gerekirdi.
Sınırlı dünyasındaki penceresinden bakan göz ile uzay boşluğunda, evrenin sonsuz ve geniş penceresinden bakan göz aynı şeyi mi görürdü?
2222 Romanından alıntıdır. / Sayfa 137
