Morg, ölülerin son huzur oteliydi…
Psikolojik buhranın dile geldiği bu odanın zihinlerdeki yeri; soğuk ve sessiz oluşunun yanı sıra, göz bebeklerinin önünde sonsuz bir sabırla dans eden sis perdesinin ardından güçlükle seçilebilen ceset dolaplarıydı.
Morg, geçici misafirleri olan ölülerin bıraktığı yoğun kasvetin ve sessiz bir saygının hâkim olduğu bir yerdi. Nesilden nesile aktarılan düşüncelerimizin bize anımsattığı ve bizimse ısrarla görmezden gelmeye çalıştığımız şey, bu odanın ürpertici ve sevimsiz varlığını hâlâ sürdürüyor oluşuydu.
Bu kez ölümler bir son değil; kelimenin tam anlamıyla yeni bir başlangıcın gizemli dünyasına açılan kapıyı aralıyordu. Hayata dair artık çok geç kalınmış sorgulamaları ve vicdani pişmanlıkları iliklerine kadar hissettiriyordu. Cesetler, hem öldükleri hem de yaşadıkları zamanlar için pişmanlık duymaya mahkûm edilecekti.
“Ölüm huzurdur,” derlerdi…
Gerçekten öyle miydi?
Esrarengiz olayların yaşanacağı, yoğun psikolojik baskı altındaki ölülerin kendi varoluşlarını ve geçmişlerini sorgulayacağı bu odada; anlamsız korkuların yanı sıra beklenmedik derecede eğlenceli anlar da yaşanabilecekti…
Huzursuzluğun fiziki bir gerçekliğe dönüştüğü bu morgda, yalnızca birkaç saate sığacak olaylar yaşanacaktı.
Fakat anlatılanlar, hayatın sadece karanlık yüzüne bakan bir bakış açısıyla yetinmeyecek; çoğu zaman görmezden gelinen başka pencerelerin de varlığını gözler önüne serecekti. Yerleşmiş yargıları sarsan, kalıplaşmış düşünceleri alaşağı eden ve okuru rahatsız ederek düşünmeye zorlayan sıra dışı bir yol izlenecekti…
